Urlaub Ferien und Entspannung
Sitemize Hosgeldiniz...
"ÖZÜRLÜLER GÜNÜ SOMA FM'DE" Yazdır E-posta
Yazar İsmail ERGUN   
Perşembe, 03 Aralık 2009

Sayın İsmail Ergün'ün hazırlayıp sunduğu Bir Konu Bir Konuk programında bu haftanın konukları 3 Aralık dünya Özürlüler günü olması hasebiyle Psikolog Sayın Ramazan Kayrak ve Soma'da bu konu ile ilgili özel olarak faaliyet gösteren rehabilatisyon ve ve eğitim merkezi müdürü Sayın Özlem Yıldız idi.
Sayın Ergün'ün sorularını yanıtlayan konuklar, özürlü kişiler ile ilgili ebeveynlerin yapacakları davranışları, devletin bu konu ile İlgili doğru veya eksik yönlerini anlattılar. Ayrıca konuklar özürlü çocuğu olan anne ve babaların bir an önce devletin vermiş olduğu imkanlardan yararlanmasını talep ettiler.

İ.Ergün: Herkesin kafasında takılı olan bir soru var. Özürlü ne demektir, engelli ne demektir? Bunu bize biraz açar mısınız?

R.Kayrak: Aslında engelli terimiyle özürlü terimi aynı şeylerdir. Bizim resmi belgelerimizde genellikle özürlü terimi kullanılmaktadır. Ama biz psikoloji ve eğitim dalında özürlü kelimesi yerine engelli kelimesini daha çok kullanıyoruz. Bu şekilde tariflendirmek acıyı azaltır mı bilemiyorum.

İ.Ergün: Her günün bir özelliği var. Dünya Özürlüler Günü niye 3 Aralık olarak seçildi?
R.Kayrak: Dünya nüfusunun oldukça fazla oranda engelliler teşkil etmektedir. Doğal olarak engellilerin durumunu irdeleyen ve bu sorunu vurgulamak amacıyla 3 Aralık günü saptanmıştır. Tarihin saptanmasında özel bir durumdan dolayı olmamıştır. Bu gün 1981 yılından bu yana kutlanmaya başlanmıştır. Türkiye’de de engelliler ile ilgili çalışmalar yeni sayılmakta olup kanun ve yönetmelikler peyderpey çıkarılmıştır.

İ.Ergün: Bir doğuştan bir de sonradan özürlü olan vatandaşlarımız vardır. Doğuştan özürlü olmanın nedenleri nelerdir?

R.Kayrak: Biz bu nedenleri üç kategoriye ayırıyoruz. 1. Doğum öncesi nedenler 2. Doğuma bağlı nedenler 3.Doğumdan sonra gelişen nedenler. Bunların içerisinde annenin hamilelik dönemi gerçekten çok önemlidir. Annenin beslenme düzeni, kaldığı stres düzeyi, annenin yanlış ilaç alması bu bölüme girmektedir. Hatta doğum anı örneğin, doğumun geç olması, zor olması, çocuğun oksijensiz kalması veya herhangi bir beyin travması yaşaması son derece önemli nedenlerdir. Doğum sonrası nedenlerde çok önemlidir. Çocuğun geçirdiği menenjit, bebeğin kötü beslenmesi, değişik nedenlerle oluşabilen zehirlenmeler, kan şekerinin düşmesi, sarılık geçirmesi gibi nedenler çocuğun üzerinde kalıcı etkiler yapmaktadır. Bir taraftan insanların yaşadığı çevre koşulları da çok önemlidir. Çevre kirliliği çocuğun hiperaktif olmasında önemli rol oynamaktadır. Son yıllarda GDO’lı gıdalarda otizmin oluşmasına sebebiyet vermektedir. Bunun yanında anne babadan veya soyağacımızdan bize geçen bir takım genetik risklerde söz konusudur. Örneğin bizim ülkemizde maalesef yakın akraba evlilikleri önemli bir yer teşkil etmektedir. Yakın akraba evlilikleri bir çocuğun engelli doğmasın riski normal evliliklere göre % 35-40 daha fazladır. Özellikle bizim ülkemizde engelli oranı dünya nüfusunun 2-2,5 puan daha üstündedir. Dünya nüfusunda kabul edilebilir oran % 11 olmasına karşın bizde bu oran % 13,5 tur. Ülke nüfusumuzu 70 milyon kabul edersek, bu orana göre özürlü birey sayısı 9,5 milyondur. Annenin hamilelik döneminde alkol, sigara ve uyuşturucu kullanması da bu sayıyı yükseltmektedir.

İ.Ergün: Otizm ne demektir?
R.Kayrak: Otizm bir nevi tamamıyla kendi sınırları içersine hapsolması, bileşim becerilerinin kilitlenmesi olarak tanımlanan beyinde oluşan organik bir rahatsızlıktır. Otizm, zihinsel engelin dışında ayrı bir grup olarak kabul edilmektedir. Örneğin otistikler kendilerine hayali bir sınır oluşturmakta olup bu sınırın dışına çıkmakta zorlanmaktadırlar. Yaşam boyunca özel bir eğitime tabi tutulacak ağır gruba girmektedirler. Otistik bir bireyin tamamıyla iyileşmesi oranı oldukça güçtür.

İ.Ergün: Davn sendromu nedir?

R.Kayrak: Davn sendromu bir kromozon bozukluğudur. Bizim genetik yapımızda meydana gelen bir gen bozukluğu veya hatasıdır. Bu sendrom bireylerde ağır bir ağır bir zihinsel hasara yol açmakta ve bireylerin % 90 ında zihinsel engele eşlik eden ikinci bir sağlık sorunu mutlaka karşımıza çıkmaktadır. Örneğin büyük bir bölümünde kalp rahatsızlığı olduğunu görüyoruz. Hattı bazılarında da sindirim sistemi bozukluğu görülmektedir.

İ.Ergün: Küçük yaşta ki hareketli çocuklara hiperaktif diyoruz. Her hareketli çocuk hiperaktif midir? Hiperaktif bir çocuğun tedavisi nasıl olur? Hiperaktif çocuğa sahip olan anne ve babanın davranışları ne olmalıdır?
R.Kayrak: Bu terim son yıllarda ülkemizde çok moda bir terim olarak karşımıza çıkmaktadır. Her hareketli çocuğa hiperaktif çocuk denmektedir. Çocuğa hiperaktif teşhisinin konulabilmesi için bizim üç tane kriterimiz vardır. Ayrıca bu üç kriterin aynı anda çocuğun üzerinde olması gerekmektedir. Bu üç kriter; Dikkat eksikliği, aşırı hareketlilik ve isteklerini (dürtülerini) kontrol edememe. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) oldukça yaygın görülen, tedavisi mümkün olan bir sorundur. Tedavi edilmediğinde ise yaşam boyu süren ve bir insanın yaşam evrelerini olumsuz etkileyen bir rahatsızlık olarak dikkat çekmektedir. Erkeklerde görülme oranı (Kızlara göre 4 kat) daha yüksektir. Okul çağında ki çocukların % 3-5 inde DEHB görülebilmektedir. Gençlerde % 6, yetişkinlerde ise % 4 şeklindedir. Ülkemizde toplumun % 5 inde DEHB görülmektedir. Bu gruba giren çocukların okul başarıları çok düşüktür. Sınavlarda süreyi kullanamazlar. İlişkileri son derece sorunludur. Zamanında tedavi edilmeyen bu hastalık şu sorunları ortaya çıkarır. Özellikle uça eğilim oranları çok yüksek olup hatta alkol, uyuşturucu, sigara bağımlılığına yönelim oranı, DEHB eksikliği olan bireylerde gerçekten çok yaygındır. O bireyler düşünmeden yani kendilerini kontrol edemeden o anda akıllarına gelen şeyi harekete geçirirler. Bu nedenle suç işleme oranları çok yüksektir. Mutlaka tedavi edilmesi gereken özel bir rahatsızlıktır. Ana babanın çocuğunun hiperaktif olduğunu şu belirtilerle saptayabilir. Dikkatini verememe, ayrıntılara dikkat etmede zorluk, başladığı işi bitirmede zorlanma, dikkatini sürdürmede yetersizlik, dikkatinin kolayca dağılması, kendisine gerekli olan araç ve gereçleri sık sık kaybetme, görev ve sorumluluklarını düzenlemede ve organize etmede zorlanma, zihinsel çaba ve dikkat gerektiren görevlerden kaçınma ya da isteksiz olma, günlük yaşamında unutkanlık, başkalarını dinlemede zorlanma, yüz yüze konuşmaktan kaçınma, verilen ödev ve işleri bitirememe, yönerge veya kuralları izlemede yetersiz kalma. Bu saydığım belirtilerin en az tanesinin çocukta bulunması, bu belirtiler yedi yaşından önce başlaması ve en az altı görülmesi gereklidir. Aşırı hareketliliğin belirtileri ise şunlardır. Sürekli hareket halinde olma, oturduğu yerde duramama, kıpır kıpır olma, sürekli koşturma, tırmanma ve zıplama, oturması gereken durumlarda yerinden kalkma, sessiz sakin veya kontrollü olmadan zorlanma, huzursuz, hırçın, gergin bir ruh halinde olma, çoğu zaman yüksek sesle, hızlı ve çok konuşma. Aşırı hareketliliğin ölçütü ise; Bu belirtilerin en az üç tanesinin bulunması, yedi yaşından önce olması ve en az altı ay görülmesi gerekir. Bir de üçüncü belirti grubu var. İsteklerini kontrol edememe belirtileri ise şunlardır. Başkalarının konuşmasını bölme veya işine karışma, sırasını bekleyememe, soru tamamlanmadan yanıt verme, sonucunu düşünmeden aklına geleni o anda yapma ya da söyleme ve kuralları uymada zorlanma. Bu gruba giren belirtilerin ölçütünde, en az bir tanesinin bulunması, yedi yaşından önce başlaması ve en az altı ay önce görülmesi gerekir. DEHB olanlarda bu duruma eşlik eden ve sıkça görülen diğer bulgu ve bozukluklar ise şunlardır; Öğrenme bozukluğu, karşı gelme ve davranış bozuklukları, depresyon ve kaygı ve tik bozukluklarıdır.

İ.Ergün: Şimdi de diğer konuğumuz Sayın Özlem Yıldız’a dönelim. Kendisi Soma’da özel olarak faaliyet gösteren Özürlüler Rehabilitasyon ve Eğitim Merkezi’nin müdürüdür. Merkeziniz ne zaman ve hangi kanuna göre kuruldu? Çalışmalarınızı ne şekilde yapıyorsunuz? Soma’da özürlü sayısı ne kadardır?
Ö.Yıldız: Gerçekten dar pencereden hayata baktığınız zaman kişilerin o kadar çok derdi var ki, normal hayat yaşayan vatandaşlar bu dertlerini yenmek için didinip duruyorlar. Özürlü çocuğa sahip olan ailelerimize baktığımızda onların çok ağır yükle karşılaştıklarını görüyoruz. Ben onların durumlarını gözleyen bir kişi olarak burada konuşabilirim. 2006 yılında çıkan kanunla Türkiye’de 1500 e kadar özel merkezler açılmıştır. Evvelden bu hizmeti SSK ve Emekli Sandığı yapıyordu. İşte bundan sonra devletin sağlık kurumlarından heyet raporu alanlar bizim gibi merkezlerde tedavi görmeye başladı. Bu raporu çocuğuna alan aileler bizim merkezlerimize başvurdukları taktirde o aileden merkezimiz para almamakta ve tedavi masraflarının hepsini devlet bizim merkezimize ödemektedir. Yani kısaca buna biz devletin hizmet alması diyoruz. Yalnızca dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunu bizim ülkemizde rapor da olsa özel eğitim destek eğitim hizmeti alamıyor. Onun dışındaki bütün engel gruplarına şu anda bu hizmet sağlanmakta.

İ.Ergün: O zaman anne ve babalar hiç çekinmeden başvurabilirler.

R.Kayrak: Öncelikle veli rehberlik araştırma merkezine başvuracak, rehberlik araştırma merkezi bu insanları tam teşekkülü bir devlet hastanesine özürlü sağlık kurulu raporu almaları için yönlendiriyor. Tam teşekkülü bir devlet hastanesinden en az %20 en çok % 90 özürlü olduğunu gösterir rapor alıp onunla birlikte tekrar rehberlik araştırma merkezine geliyor, rehberlik araştırma merkezi de özel eğitim hizmetinden yararlanıp yararlanmayacağını belirten yeni bir rapor düzenliyor. Bu raporla birlikte özel eğitim kurumlarına başvurup bahsedilen hizmetlerden tamamıyla ücretsiz bir şekilde yararlanıyor.

İ.Ergün: Biraz önce bahsettiniz, özürlülük sebeplerinde yakın akraba evliliğinden de söz ettiniz. Devletimiz bu konuda yeterli çalışmalar yapıyor mu, yoksa vatandaşlar mı bu konuda yeterli duyarlılığı göstermiyor.

R.Kayrak: Birinci dereceden olmamak kaydıyla akrabalar arasındaki evliliği engelleyen yasal bir engel yok. Doğrusunu söylemek gerekirse bu konuyu toplumun eğitim ve bilinç düzeyi belirliyor. Bizim ülkemizde maalesef engelli oranının dünya ortalamasının iki iki buçuk puan daha üzerinde olması nasıl açıklanır, işte büyük bir olasılıkla yakın akraba evliliği bir de çevresel faktörler eklenebilir. Ayrıca sağlık hizmetlerinden yeterince yararlanamama. Yani yoksulluk, bilinçsizlik, eğitimsizlik… Özellikle de yakın akraba evliliği… Az önce de değinmeye çalıştım. Bir insanın engelli doğmasında, engelli olmasında riski %30-%40 oranında arttırmaktadır. Hatta bu konuda Karadeniz bölgesinde çalışan bir tıp doktorunun anılarını okumuştum bir yerde. Gerçekten fıkra gibiydi. İzin verirseniz onu dinleyicilerle paylaşmak isterim. Engelli çocuğu olan bir anne baba bir gün doktora gidiyorlar. Doktor da çocuğun engel nedenini bulmak için aileyi tarayan birtakım sorular yöneltiyor. Ama bu sorulara adam kesinlikle yanıt vermiyor. Soruları hanımı yanıtlıyor. İşte doktor soruyor: Hamilelik döneminizde ilaç kullandınız mı, olumsuz bir şey yaşadınız mı? Şu belirtiler var mıydı? Yok. Böyle bütün sorulara kadın hayır diye yanıt veriyor. Doktor en son seçenek olarak aranızda akrabalık var mı diye soruyor. Bu kes kadın sus pus oluyor. Ne zamandır konuşmayan adama dönüyor doktor. Aranızda akrabalık var mı? Diyor. Adam sayılmaz, diyor. Doktor, anlamadım diyor. Adam, kendisi benim teyzemin kızı olur ancak teyzemlerle on beş yıldır konuşmuyoruz zaten, diye yanıt verir. Ülkemizde bunun gibi kara mizah örneği olabilecek birçok olay vardır. İzin verirseniz ülkemizdeki engellilerin oranlarını vermek istiyorum. Şimdi, Türkiye nüfusunu yetmiş milyon olarak kabul edersek bu nüfusun yüzde 13,5 i engelli. Yani yaklaşık dokuz buçuk milyona yakın engelli bireyimiz var. Yani herhangi bir engeli olan insan anlamına gelir bu. Zihinsel engelliler nüfusumuzun yüzde 3 ü, yani yaklaşık iki milyon iki yüz bin civarında. Okula giden öğrencileri dikkate aldığımızda da bu oran yaklaşık on beş milyon öğrenci okula devam etmekte. İlköğretmin ve orta öğretimi de kapsayacak şekilde söylüyorum bu rakamın yüzde 3 ünü aldığımızda dört yüz elli, beş yüz bin civarında zihinsel engelli çocuk anlamına geliyor. Bedensel engellilere baktığımızda oranımız yüzde 1,4. O da bir milyon iki yüz elli bin civarında. Engellilerde en yüksek oranıyla konuşma ve dil bozukluğu alanındaki bireyler oluşturuyor. Bunlar da yaklaşık 3 milyona yakın bir nüfus anlamına gelir. İşitme engellilerin oranı ise on binde altı. Görme engelli bireyler on binde iki, uyum ve davranış bozukluğu problemi olanlar ise yaklaşık yüzde bir. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan insanların sayısı okul çağındaki çocukları kastederek söylüyorum yüzde 3,5. gençlerin yüzde 6 sında, yetişkinlerde de yaklaşık yüzde 4 gibi bir oranda. Bir de otistikler var. Bu engel grubunda özellikle son yıllarda ciddi bir artış gözlenmektedir. Ülkemizde her yüz elli çocuktan birinde otizim olduğunu görüyoruz. Demek ki ülkemizde 450 bin civarında otistik birey olduğu sonucuna buradan kabaca ulaşabiliriz.

İ.Ergün: Bir de Hocam, bu özürlü çocuklarımızın yüzde kaçı bu okullara gidebiliyor?

R.Kayrak: Bu çok anlamlı bir soru oldu. Şimdi şöyle söyleyeyim: Türkiye’de yaklaşık dokuz buçuk milyon civarında engelli birey var. Bu bireylerde özellikle hafif ve orta düzeyde zihinsel engeli olan bireyler aynı zamanda akranları ile birlikte normal ilköğretim hatta orta öğretim kurumlarına, okullarına normal bir öğrenci olarak devam edebiliyorlar. Aynı zamanda da bu çocuklarımıza özel eğitim ve rehabilite olanakları da sağlanmaktadır. Yalnız bizim ülkemizde özel eğitim ve rehabilitasyon hizmetlerinden yararlanan kesim çok düşük bir oran. Örneğin şu anda, bu yılın rakamları ile söylüyorum, iki yüz yirmi beş bin civarında çocuk. Zihinsel engelli, bedensel engelli, otistikler de olmak kaydıyla. Demek ki biz şu anda engelli nüfusun yaklaşık yüze 3-3,5 civarında bir orana ulaşmışız. Avrupa ve gelişmiş ülkeler baktığımızda gerçekten çok düşük bir orandır.

İ.Ergün: Peki anne babalar bu konuda çekincemede mi kalıyorlar, Sayın Hocam?

R.Kayrak: Galiba bunun en başta bilinç ve eğitimle bir ilişkisi olsa gerek. Çünkü ülkemizde engelli çocuğu olan anne babalar o kadar çok örneğini görüyoruz ki, engelinden dolayı engelli çocuğundan dolayı kimisi utanmakta, kimisi bunu gizlemekte, kimisi de bunu yok saymaktadır. Yani bu kanayan bir yara aslında. Örneğin Avrupa ülkelerine gitmiş pek çok insanımız şu izlenimlere sahiptir: Sokakta bakıyorsunuz birçok engelli birey var. Oysa Türkiye’de sokakta, okulda, iş yerinde bu kadar engelli insanla karşılaşma olasılığı yok. Böyle olunca Avrupa ülkelerindeki engelli nüfus çokmuş gibi görünüyor; oysa tam tersi. Avrupa ülkeleri bu insanları yaşamın içerisine katmış durumda. Örneğin bu insanlara iş olanakları sağlanmış, eğitim olanakları sağlanmış, tedavi hizmetleri sağlanmış. Yani o bireyler normal insanlarla yaşamın aynı karesinde yer alabilmekte ve yaşama aktif bir şekilde katılmış durumda. Bizim ülkemizde ise bu insanlar daha düne kadar 92 lerde 93 lerde özel eğitim hizmetlerinden, rehabilitasyon hizmetlerinden yararlanan kesim yirmi bir, on sekiz bir civarında idi. Yani on bir kat bir artış olmuş; ancak son derece yetersiz bir artış bu. Çünkü biz dokuz buçuk milyon engelli bireyi olan bir ülkede ancak iki yüz yirmi beş bin bireyine bir takım olanaklar sağlamışız. Gerçekten bu düşük bir orandır.

İ.Ergün: Peki bu özürlü çocuklarımız hafif ve orta düzeyde olanlar ilköğretim ve orta öğretim okullarına da devam edebiliyorlar, dediniz. Peki bu öğrencilerin bu okullarda eğitim ve öğretim görmesi ne seviyede oluyor, yeterli oluyor mu? Ayrıca diyorsunuz ki gözleri görmeyen çocuklarımızın okulları ayrı. Bu kardeşlerimizin de ayrı bir okulları olma ihtimali yok mu?

R.Kayrak: Şimdi var tabii. Örneğin engel oranı akranları ile birlikte normal bir eğitim olanağından yararlanamayacak düzeyde ise daha ağır engelli ise; bu bedensel engelli olabilir, zihinsel engelli olabilir veya işte otistikler. Onların gidebilecekleri ayrıca eğitim uygulama okulları var, iş eğitim merkezleri var. Tabii ki bunlar son derece sınırlı öğrenciye hizmet vermektedir. Öte yandan hafif ve orta düzeyde zihinsel engeli olan çocuklar normal akranları ile birlikte ilköğretim okuluna gidiyor, liseye gidiyor. Bu çocuklar orada ne tür sorularla karşılaşıyor? Bir kere bizim okullarımızda bu konuda yetişmiş uzman çok çok az. Böyle olunca da bu çocuklar, kaynaştırma öğrencisi diyoruz biz onlara, hatta bu konuda gerçekten bu öğretim yılı başında milli eğitim bakanlığı konuya ayrıca özel bir önem verip bir genelge gönderdi. Kaynaştırma eğitimini yaygınlaştırmak amacı ile genelgeler yayımlamış, yetkilileri uyarmış olmasına karşın istenilen düzeyde değil. Örneğin ne yapılıyor bu çocuklar? Çocuğun öğrenmesi son derece gecikmeli, mesela hafif düzeyde zihinsel engeli olan bir bireye kapasitesine uygun davranmak gerekiyor. Ona yeterince hoş görü göstermek gerekiyor. Süre tanımak gerekiyor. Ayrıca sadece okul olanakları değil rehabilite hizmet olanakları da sağlamak gerekiyor ki ikisi birlikte gitsin. Zaten kaynaştırma eğitiminin amacı o. Ama bakıyorsunuz bu çocuklar normal akranlarının hızında öğrenemedikleri için sınıfta dışlandıkları oluyor. Veya iş yükü gereği onlarla yeteri kadar ilgilenemiyor, onlara yeteri kadar zaman ayıramıyor veya bu konuyla ilgili özel bir eğitimi veya bilgisi yoksa bu çocuklar bir şekilde ihmal ediliyor. Örneğin ben özellikle hafif düzeyde zihinsel engelli çocukları olan anne babaları buradan uyarmak isterim. Basit bir ölçüt almak isterim bu konuda. Hafif düzeyde zihinsel engeli olan bir çocuk akranları ile birlikte eğitim alabilir. Bunda hiçbir sakınca yok. Uyum da sağlayabilir; ancak bu çocukların öğrenmesi akranları ile kıyaslandığında daha yavaş ve gecikmeli olacaktır. Yani bu çocuklar eğitilebilir mi, bu çocuklar topluma kazandırılabilir mi? Evet. Bakın bu çocukların da öğrenmesi mümkün, bu çocukların da gelişmesi mümkün. Ama bu akranları ile aynı hızda olmayacak hiçbir zaman. Nasıl olacak? Mesela, hafif düzeyde zihinsel engeli olan bir çocuk akranlarının 3 te 1veya 4 te 1 kapasitesinde ilerleyecek. Evet, yani akranları ilköğretim birinci sınıfta öğrenirken bu çocuklar dördüncü beşinci sınıfa doğru bu işlemleri öğrenmeye başlıyor.

İ.Ergün: Peki hocam bu başarısızlık, geri kalma çocuğun üzerinde bir olumsuz etki yaratmayacak mı? Yani kendini aşağılanmış hissetmeyecek mi?

R.Kayrak: Hayır, başarısız olması söz konusu değil; çünkü ilköğretim sürecini bu çocuklar bir şekilde bitiriyorlar. Nasıl bitiriyorlar? Kaynaştırma öğrencilerine sağlanan özel haklar var. Örneğin bu çocuklar akranları ile aynı sınıfta oturuyor, aynı derse giriyor, ama başarıları değerlendirilirken bireysel eğitim planlarına göre değerlendiriliyorlar. Yani bu çocukların başarısı ayrı bir şekilde değerlendiriliyor. Yani ilköğretimi bitirmeleri mümkün, diploma almaları mümkündür. Sınıfta kalmaları da söz konusu değil. Sadece ilköğretim birinci sınıfta sınıf tekrarı olabilir o da velisinin de görüşü alınarak. Anne ve babasının onayı alınarak sınıf tekrarı yapılabilir, diyor. İsterseniz size yönetmelikten bir bölüm okuyayım: her hangi bir engeli saptanmış olan çocuk yani zihinsel engelli olsun, bedensel engelli olsun bu çocukları 37 inci aylarını yani üç yaşını tamamlayan çocukları 37 ve 72 ay arası engelli çocukların okul öncesi eğitimi zorunlu kılınmış. Yani bu ne anlama geliyor, erken eğitim, erken teşhis sonuç almayı kolaylaştırıyor. Biz bu çocukları ne kadar erken yaşta teşhisini koyarsak, ne kadar erken yaşta eğitim olanakları ile tedavi olanakları ile buluşturursak bu çocukların öğrenmesi, topluma ayak uydurması gelişmeleri tabii ki o oranda daha iyi olacaktır.

İ.Ergün: Yani kaynaştırma eğitimi yine aynı okulda mı yapılıyor, başka okulda mı?

R.Kayrak: Az önce de dediğim gibi bir taraftan akranları ile birlikte aynı sınıfta eğitim alıyor, diğer taraftan özel eğitim merkezlerinde destek eğitimi almaktadırlar. Evet. Ayrı olarak tabii. Normal çocuklar özel eğitim merkezlerine gelmiyor. Raporu olan çocuklar geliyor. Biz bu çocuklara statü anlamında kaynaştırma öğrencileri diyoruz. Kaynaştırma öğrencilerinin mesela yönetmelikte şöyle bir yeri var: bir sınıfta en fazla iki kaynaştırma öğrencisi verilebilir. Mesela üç öğrenci yönetmelik gereği veremezsiniz. Sınıf mevcutları ona göre düzenlenecek, ona göre uygulamalar olacak. Okul öncesi eğitim normal çocuklar için şu anda tüm ülkemizde zorunlu değil. Ama bu çocuklar için yani 36 ayını tamamlamış engelli çocuklar için zorunlu.

İ.Ergün: Bir de hocam şimdi biraz önce dediğiniz gibi 9 milyon özürlü var ve bunlardan 225 bin tanesi özel eğitimden yararlanabiliyor. Şimdi biz buradan özürlü çocuğa sahip anne babalara seslenirsek eğer ne gibi işlemler yapmaları gerekiyor ki oğlunu veya kızını bu okullara gönderebilsin? Hangi etaplardan geçmesi gerekir?

R.Kayrak: Birincisi şu: bir kere özellikle ağır düzeyde engeli olan çocukları anne baba çok küçük yaşta birinci ayda, birinci yaşta bir sorun olduğunu gözleyebiliyor. Ama hafif düzeyde zihinsel engeli olan çocuklar bir okulla, bir eğitim kurumu ile tanışıncaya kadar pek anlaşılamıyor. Yani okul öncesi zorunlu olduğu zaman bu çocukların da doğal olarak daha erken farklarına varılacaktır. Bu da üç dört yıllık bir zamanın boşa geçmemesi anlamına gelmektedir. Anne baba ne yapacak? Mesela çocuğun yaşı küçük, ilköğretime devam etmiyor, ilk yapacağı iş rehberlik araştırma merkezine başvuracak inceleme yapılamasını isteyecek, rehberlik araştırma merkezi de bu insanları tam teşekküllü devlet hastanelerine sevk ediyor. Tam teşekküllü devlet hastanelerinde bu çocukların engelinin adı, tanısı, oranları belirleniyor ve özürlü sağlık kurulu raporu veriliyor. Ve tekrar bu raporla birlikte rehberlik araştırma merkezine geliyorlar. Rehberlik araştırma merkezler de bu çocukların özel eğitime ihtiyacı olup olmadığını, varsa hangi alanlardan yararlanması gerektiğini belirliyor. Bu raporda özel eğitim ihtiyacı belirlenmesi halinde veliler bu raporla birlikte özel eğitim merkezlerine geliyor her türlü hizmetten, her türlü tedaviden hatta ulaşım hizmetlerinden, servis hizmetlerinden bile tamamen ücretsiz bir şekilde yaralanıyorlar. O nedenle anne babaların zaman kaybetmemesi, boş yere beklememesi acaba ücreti karşılayabilir miyim, bir sorun yaşar mıyım gibi endişeleri bir yana bırakarak bir an evvel harekete geçmeleri gerekir. Zaten toplumun bu konuda yeterli bilgisi de yok işte bu tür programlar, gazete, televizyon haberleri bu alandaki bilgi eksikliklerini gidermede, toplumun bu kon uda bilinçlenmesi açısından son derece önem taşıyor.

İ.Ergün: Şimdi bizim ilçemizde özel eğitim ve rehabilitasyon merkezi sayısı nedir?

R.Kayrak: Üç tane.

İ.Ergün: Yani çocuğu özürlü olan Soma civarındaki aileler bu kurumlara başvurup çocuklarını özel eğitimden yararlandırabilirler, diyorsunuz. Peki ayrıca evde bakım yardımı diye bir maaştan söz ediliyor?

R.Kayrak: Tabii, çocuğun engel durumuna göre sağlanan başka haklar da var. Özel eğitim ve rehabilitasyon hizmetlerinin dışında evde bakım yardımı gibi bir takım haklardan da yararlanıyorlar. Ama bu yardım çocuğun engel oranına göre ve ailenin gelir durumuna göre veriliyor.

İ.Ergün: Tabii ağır durumda ise devlet ona maaş veriyor, değil mi?

R.Kayrak: Ekonomik durumu çok yetersiz, çocuk da ağır düzeyde engelli ise ne yapıyor devlet çocuğun evde bakım hizmetini karşılamış oluyor.

İ.Ergün: Yani bunu anne babaların bilmesi gerekiyor. Sanıyorum Özlem Bey’in ekleyecekleri var

Ö.Yıldız: Bu konuda gözlemlerimden faydalanarak bir şey söylemek istiyorum. Evde bakım yardımı özellikle bildiğim kadarıyla Haziran 2006’dan başlayarak yaygınlaşmaya başladı. Evde bakım yardımının o ailelerin dünyasına ne kadar büyük bir katkı yaptığını velilerimizin gözlerinden okuyabiliyorum. Özürlü çocuklarının bu ücretle yaşam standardı, tedavi hizmetlerinden faydalanmasında çok büyük etkisi var. Yani dünyalarında bir çiçek açmış gibi oluyor. Tabii evde bakım yardımını, özürlü çocuğu olan herkes alabiliyor mu? Hayır. Bunun da belli bir ölçütü var. Bir fikir versin diye birkaç maddesinde kabaca söz etmek gerekirse öncelikle özürlü bireyin ağır düzeyde olması gerekiyor. Ayrıca eve giren maaş, ailenin geliri aylık, kişi başına asgari ücretin 3 te 2 sinden az olmalı. Yani ağır özür ve kişi başına ortalama 300 tl nin altında gelir olması gerekiyor. Diyelim ki evde beş kişi yaşıyor, eve giren para 1400 lira, bu ailemiz eğer çocukları ağır düzeyde ise bu maaşa başvurabiliyorlar. Bu başvurularını da İlçe Sosyal Hizmetler değerlendiriyor.

İ.Ergün: Yani evde bakım yardımı para vermek mi?

Ö.Yıldız: Evet, bir bakıma evde çocuğun bakımı ile ilgilen kişiye sunulmuş önemli bir destek.

İ.Ergün: Peki mikrofon sizdeyken sizin rehabilitasyon merkezinizden hangi özür grupları faydalanabiliyor?

Ö.Yıldız: Fiziksel engeli olan öğrencilerimiz için iki fizyoterapistimiz var, öğrencilerimiz durumunu raporla belgelendirmiş, diyelim ki dört yaşına gelmiş yürüyemiyor, ya da kasları ile ilgili belli bir sorunu var, gelip fizyoterapistler eşliğinde dersini görüyor. Yine zihinsel engelli bireyler de rehberlik araştırma merkezinin önerdiği modüller doğrultusunda okul öncesi öğretmeni, zihin engelliler öğretmeni, çocuk gelişimi öğretmenleri ile çalışıyorlar. Yine Ramazan Bey de özellikle sorun yaşayan çocuklarla ve alile terapileri ile ilgili psikolog olarak çalışıyor.

İ.Ergün: Ben yine Ramazan beyle devam etmek istiyorum. Şimdi hocam, özürlülerle ilgili Türkiye bazında çalışmaları nasıl buluyorsunuz, eksik olan yönler var mıdır?

R.Kayrak: Başından beri söylediğim gibi pek çok olumlu adımlar atılmış, bunun yanında gelinen nokta ya bakıldığında yeterli mi? Gerçekten yeterli değil. Çok yetersiz düzeyde. Ne yapılması gerekiyor. Şimdi yerel yönetimleri bağlayan 2012 son olmak üzere yerel yönetimleri bağlayan yasal bir düzenleme de yapıldı. Aslında pek çok yönetmeliğimiz var, yasamız var, ama uygulamaya gelince bunları uygulayacak yetişmiş insan gücü olmadığı için bu haklar, bu olanaklar yeterli insana ulaştırılamıyor veya yanlış uygulanıyor, eksik uygulanıyor. Toplumsal yaşamın içine biz bu insanları çok aktif olarak alamıyoruz. Örneğin, engelliler için devlet dairelerinde sağlanan iş olanakları var. Belirli kontenjan var. Yüzde üç civarında. Bu düşük oran devlet dairelerinde bile kaldı ki özel sektör için de geçerli, yeteri kadar değerlendirilmiyor. Devlet bile kendi kadrolarında bu orana yeterin ulaşmış değil. Hafif ve orta düzeydeki insanların eğitilerek bir iş edinmeleri gerçekten mümkündür. Ancak öğrenci dönemindeki engelli bireyler için devlet özel eğitim merkezlerinden hizmet satın alıyor. Oysa en başta özellikle kamu kuruluşlarında engelli kontenjanlarının doldurulması gerekmektedir. Bu konuda büyük görevler düşmekte.

İ.Ergün: Peki bu işçi oranlarının denetimini kim yapıyor? Diyelim ki yüzde üç işçi istihdam etmedi ne olacak?

R.Kayrak: Sosyal hizmetler gözetiminde bu işçilerin yerleştirilmesi gerekiyor. Veya bu bilinçlenmenin bütün kitlelere verilmiş olması gerekiyor. Çoğu anne babanın bu olanaklardan haberi yok.

İ.Ergün: Diyelim ki özel sektör yüz kişide üç kişi almadı, bunun yaptırımı ne?

R.Kayrak: Yani yaptırımı yasa üzerinde, kâğıt üzerinde var ama uygulamada var mı? İşte az önce bahsettiğim gibi bunun doğru düzgün uygulandığı yok. Bunu en başta kim uygular çalışma bakanlığı uygular. Sağlanan barınma ve eğitim hizmetleri dışında gözle görülen bir hizmetler çok yetersiz. Çok aktif anlamda bir hizmet veya olanak henüz gelişmiş değil. Zaten aradaki uçurum da burada başlıyor. Yani öncelikle şunu kabul etmeliyiz. Engeli de olsa o insan en az normal bir insan kadar eğitim hizmetinden, çalışma olanaklarından yani toplumsal yaşamımızın bütün olanaklarından, nimetlerinden yararlanması onun en doğal hakkıdır. Tabii ki bu hakkı sağlamak için en başta anne babanın bilinçlenmesi gerekir. Devletin bu insanlara yeterince sahip çıkması gerekiyor. Daha biz özel eğitim olanaklarını bile ancak yüzde üç oranında ulaştırmışız.

İ.Ergün: Hocam bu konu ile ilgili son sözlerinizi alalım. Hem sizden, hem Özlem Hocamızdan…

R.Kayrak: biz yaşamı engelli bireylerle her anlamda paylaşmak zorundayız. Toplumun da buna hazır olması gerekir. Bu bilinç düzeyine erişmiş olması gerekiyor. Çünkü biz toplum olarak engellilerimizi sokağa çıkaramıyoruz, iş sahibi yapamıyoruz, yeterince eğitim ve sağlık hizmeti sunamıyoruz hatta rapor yenileme aşamasında bile gerçekten çok büyük zorluklar yaşanıyor.

İ.Ergün: Burada iş öncelikle anne babalara düşüyor değil mi?

R.Kayrak: Tabii ki başta onlar olmak üzere toplumun her kesimine görev düşüyor. Belediyelere görev düşüyor, eğitim kurumlarına görev düşüyor. Tüm kamu kuruluşlarına görev düşüyor. Eğitimcilere düşüyor, sağlıkçılara düşüyor yani sokaktaki esnafa bile bu konuda gerçekten çok büyük görevler düşüyor. Çünkü bu insanlar sokağa çıktıklarında gerçekten yürüyecek yolları yok, kaldırımlar buna uygun değil, işte bu konuda 2012 yılına kadar yerel yönetimler sorumlu oldukları kentleri engelli insanların yaşam standartlarına uyduracaklar. Bunu da hatırlatmak isterim. Belediye otobüsleri, minibüsler, kaldırımlar… Mesela bir engelli insan iş sahibi olsa ikinci kattaki iş yerine nasıl ulaşacak? Neyle ulaşacak oraya? Nasıl yürüyecek? Bütün bunlar birer sorun. Onun için biz mümkün olduğunca toplumu bu yönde eğitmek ve bilinçlendirmek zorundayız. Yani engelleri hep birlikte aşabiliriz. Tek başına bir insanın herhangi bir engeli aşma gücü sınırlıdır. Ben her zaman şuna inanmışımdır: Gerçekten bir toplumun geleceğini eğitim şekillendirir. Biz bu insanları eğitmek zorundayız.

İ.Ergün: Hocam sizin de son sözlerinizi alalım.

Ö.Yıldız: Öncelikle başta yaptığım gibi böyle bir olanağı sunduğunuz için size ve soma fm e teşekkürlerimi sunuyorum. Son sözümü engelli bir bireyi anlatmaya çalışacağım doğaçlama bir iki dize ile bitirmek istiyorum. Yani hayatta sözlerin bittiği yerlerde sanat devreye giriyor. Şiir de bunlardan biri. “Düz yollar yokuş oldu mu gözünüzde, elinizi tokalaşmak için uzatırken kaslarınız sizi tuttu mu? Ya bir kaşık su okyanus oldu mu tıkanan boğazınızda? Yalnızca bir adım için ayağınız titredi mi?” İşte böyle oluyor o büyük yüreklerin elleri, ayakları, boğazları… Yine de tüm güzellikler onlarla olsun…

İ.Ergün: Teşekkür ederim. Son sözleri için Ramazan Bey e dönüyorum. Onun da şiirle ilgisi olduğunu sonradan öğrendik. Bir şiirle programımızı bitirelim.

R.Kayrak: Teşekkür ederim, ben özellikle şiirle yakından ilgili bir insanım. Bu günü tam olarak yansıtır bilmiyorum; ancak Manisalı bir şairimizden, geçtiğimiz yıllarda kaybettiğimiz İlhan BERK’ten bir şiir okuyacağım. Türkiye’nin yetiştirdiği gerçekten büyük şairlerdendir. İlhan Berk’in sonbahara yakışan bir şiiri. İsterseniz ben bu şiiri okumaya çalışayım.

İ.Ergün: Tabii, buyurun.

R.Kayrak:

Kasımlarda

Sen hiç yerle bir olmuş kentler gördün mü?

Gördüm, dediğim de ne?

Nerede, ne zamandı?

Bende benim buruk tarihim gibi durur.

Bil bunu.

Zaman ki nedir?

Kasımlarda bir yaprak

Dalından koparılmış bir gül

Bir çocuğun gidip gelen ağzı

İçip yarıda bıraktığın bir bardak su belki de

Benim Topağacı’da

Tam orada bir gülcüm vardır

Kasımlarda kapalı dükkânlar gibidir yüzü

O, en eski rüzgârlar gibidir

Ben ki uzak bir istasyonda durmuş

Bir gar saati gibiyim

Rüzgârlar üşüşmüş içine

Bil bunu

Haber : Soma FM

              03.Aralık.2009   

 
< Önceki   Sonraki >